| |
Resmi olarak 1 Eylül 1939 sabah saat 5.45’te Alman ordularının Polonya
sınırına saldırmasıyla başlayıp 7 Mayıs 1945’te Almanya’nın kayıtsız şartsız
teslim olması ile sonuçlanan İkinci Dünya Savaşı,gerek meydana geliş biçimi
gerekse dünya düzeninde getirdiği değişikliklerle 20. yüzyılın en önemli
olaylarından biri olmuş ve yakın tarihimize damgasını vurmuştur.
Pek tabii olarak Türkiye’nin de bu savaştan etkilenmemesi kaçınılmazdır.I.
Dünya Savaşı’nda yenik düşmüş bir imparatorluğun mirası üzerinde yükselen
Türkiye Cumhuriyeti,uyguladığı politikalarla savaş dışı kalmayı başarmış
olmakla birlikte,etkilerinden kurtulmayı başaramamıştır.İkinci Dünya
Savaşı’nın Türkiye üzerindeki etkilerine geçmeden önce,bu savaşın başında
dünyanın genel siyasal yapısına kısaca göz atmamız gerekmektedir.Ardından
Türkiye’nin İkinci Dünya Savaşı başındaki gerek iç,gerekse dış durumuna
değinerek,bu savaşın Türkiye üzerinde yarattığı derin etkilere geçilecektir.
İkinci Dünya Savaşı’nın başında Dünyanın genel siyasal yapısı
Yeni zamanlar tarihinde Fransız Devriminden sonra,dünyanın
yapısında 1815,1789’dan;1919,1815’ten farklı olmuşsa,İkinci Dünya
Savaşı’ndan sonraki yeni dönemde bir öncekinden farklı olacaktır. “1945
Dünya Düzeni” olarakta adlandırılan bu yeni dönem,İkinci Dünya Savaşı
boyunca kendi etkenlerini ortaya çıkaracak,yeni düzenlemeler ile yeni
oluşumları sergileyecektir.1945 yılı dünyada ve Avrupa’da uluslar arası
siyasal yeni bir güç dengesinin kurulmaya başlamış olduğu yıl olarak oldukça
önemlidir,Mayıs ayında Almanya’nın teslim olmasıyla sonuçlanan savaşın
sonunda,Avrupa fiili bir işgalin altına girmiştir.Batı’da ABD ve İngiliz
orduları,Doğu’da Sovyet ordusu,gerçekte Avrupa’da dünyadaki yeni güç
dengesinin ilk belirtileridir.Savaş sonrasında,Avrupa’nın bitkin
devletleri,bu tarihe gelinceye dek,uluslar arası siyasada egemen olan Avrupa
eksenli güç dengesi siyasasını sürdürmek gücünde değillerdir.Uluslararası
siyasada yeni güç dengesi bundan böyle SSCB ile okyanus ötesi bir güç olan
ABD arasında kurulacaktır.
Ancak,bu savaşın tek partili totaliter rejimlerle yönetilen
devletlerce çıkarılmış olması ve bu savaşın;İngiltere,ABD ve Fransa
gibi,I.Dünya Savaşı sonunda dünyada bir statüko oluşturmuş bulunan
devletlerin çıkarlarına zarar vermesi,hem bu devletlerin kamuoylarında bu
tür anti-demokratik rejimlere karşı bir tepki ve nefretin doğmasına neden
olmuş,hem de bu devletlerde demokrasinin ve ilkelerinin yükselen yeni
değerler olarak ortaya çıkması sonucunu doğurmuştur.İkinci Dünya Savaşı’nın
kendilerine demokrasi cephesi adı verilen bu devletlerin zaferi ile
sonuçlanması ise;tüm dünyada tek partili totaliter-diktatörlük yönetimine
dayanan siyasal sistemlerin gözden düşmesine ve tüm ülkelerde birbiri ardına
serbest seçimlere dayalı çok partili rejimlerin ortaya çıkmasını zorunlu
kılmıştır.Herşeyden önemlisi,ABD ve İngiltere’nin yanında yer almak isteyen
devletler kendi siyasal rejimlerini bu açıdan gözden geçirmek
zorundaydılar.Bu bir anlamda yeni kurulan dünya düzeninde yer almalarının ön
koşuluydu.Üç Büyüklerin yani ABD,İngiltere ve SSCB’nin bu ortak siyasası da
birdenbire ortaya çıkmış bir durum değildir.Her bir devletin,savaşın ortaya
çıkarmış olduğu koşullar içinde,kendi ulusal çıkarlarının ve emperyalist
emellerinin yön vermiş olduğu bir biçimde gelişen,bu nedenle,savaş boyunca
birbirleriyle çelişki ve başkalıklarda gösteren bir durumdur.Savaşın
başında,İngiltere ve Fransa’dan uzaklaşıp emperyalist amaçlarla Nazi
Almanyası ile uzlaşıp başka bir yol izlemeye çalışan SSCB,kendi çıkarlarına
aykırı gelişen olaylar nedeniyle ister istemez ABD ve İngiltere yanında yer
almak zorunda kalmıştır.Aynı oluşum ABD ve Fransa içinde geçerlidir.Ama
sonuç olarak Fransa’nın yenilmesinden sonra bu üç devlet kendi çıkarları
doğrultusunda ortak ilkeler etrafında birleşmek ve ortak bir siyasa
geliştirmek zorunda kalmışlardır.[1]Birinci Dünya Savaşı’nı bitiren barış
antlaşmalarındaki haksızlık ve adaletsizlikler,1919’u izleyen yılların dünya
politikasını büyük ölçüde biçimlendirmiş yada en azından
etkilemiştir.[2]Birinci Dünya Savaşı’nın getirmiş olduğu yıkıntı ve
acılar,dünyanın birçok ülkesinde-özellikle bu savaşta yenilmiş yada ulusal
amaçlarını gerçekleştirememiş-kadro ve kitleleri ayağa kaldırmış,bunlar,var
olan geleneksel siyasal rejimleri yok etmekle kalmamış,totaliter,tek partili
rejimleri de işbaşına getirmişlerdi.Bunun bir sonucu olarak;Faşist
İtalya’nın Akdeniz ve Afrika’da,Nasyonal Sosyalist Almanya’nın
Avrupa’da,Militarist Japonya’nın Asya’daki eylem ve saldırıları,savaş
sonrası belirlenmiş statükonun bozulmasına ve birçok bunalımın ortaya
çıkmasına neden olmuştu.Dünyanın düzenini altüst eden bu bunalımların
sorumlusu İtalya’nın benimsemiş olduğu Faşizm,Almanya’nın benimsemiş olduğu
Nasyonal Sosyalizmdir.Bu nedenle,İtalya,Almanya,Japonya ve diğer ülkelerdeki
bu totaliter rejimlerin doğuşu üzerinde kısaca durmak gerekmektedir.
İtalya’da Faşizm;
İtalya savaştan kısa bir süre sonra faşist bir yönetim altına
girdi.Bunun nedenlerini,ekonomik çıkmaz,siyasal partilerin
zayıflığı,doyumsuz grupların etkinliği ve sol kanat içindeki bölünme olarak
sıralayabiliriz.İtalya’nın büyük bir Akdeniz ve Balkan ülkesi olmasını
isteyen milliyetçi gruplar,İtalya’nın barış antlaşmalarında çok az şey
aldığını,haksızlıklara uğradığını öne sürdüler.Onlara göre
Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun yıkılması,İtalya’ya güvenliği
açısından çok bir şey kazandırmamıştı.Bu devletin yerine Yugoslavya’nın
kuruluşu,İtalya’ya yönelik bir müttefik planı idi.Bu milşiyetçi gruplar,
İtalya’ya yeni bir “ruh” sağlayacak genç ve enerjik bir önder aramaya
başladılar.İtalya’da faşist hareket 1919 yılında Fascio di Combattimento
adlı örgütün kurulmasıyla örgütlendi.Bu örgüt hemen bir yıl sonra ulusal
Faşist Partisi adıyla parti haline geldi ve o yıl yapılan seçimlerde 35
milletvekili çıkardı.Parti 1922 yılına kadar güçlendi ve Kral Vittorio
Emmanuelle,partinin başkanı olan,eskinin sosyalisti ama şimdinin faşisti
Benito Mussolini’ye başbakanlığı vermek zorunda kaldı.İktidarı mutlak bir
biçimde eline geçiren Mussolini,çok kısa bir süre içinde İtalya’da birliği
sağladı,muhalefeti ortadan kaldırdı.Amacı,eski Roma İmparatorluğu’nu yeniden
kurmak ve İtalya’yı Avrupa’nın başat güçleri arasına sokmaktı.Bu anlayışla
hareket eden Mussolini,Balkanlar ile Afrika’da genişleme yolunu
tutacaktır.[3]Nasyonel Sosyalist Almanya ile sıkı işbirliği ve
dostluk,Avrupa’da kara bulutların birikmesine ve kanlı bir savaşa neden
olacaktı.
Almanya’da Nasyonal Sosyalizm;
I. Dünya Savaşı sonunda İtalya’da liberal demokratik düzeni
yıkarak,yerine totaliter yönetim kuran Mussolini’nin Faşist Partisi,Avrupa
ve dünyanın başka ülkelerinde de kopya edilen bir model ortaya
çıkarmıştır.Almanya’da Nasyonal Sosyalizm’in ortaya çıkışını hazırlayan
ortam ile İtalya’da Faşizmin içinde belirdiği ortam arasında büyük
benzerlikler vardır.Bu dönemde Almanya toplumsal siyasal ve ekonomik
sıkıntılar içinde bulunuyordu.I. Dünya Savaşı’ndan yenik bir ülke olarak
çıkmış,İmparator II. Wilhelm ülkeden kaçmıştı.Hükümet,savaş sonrası bir
ülkenin sorunları karşısında yetersiz kalıyordu.Yenik bir ülkede,işsizlik
sorunu,yüksek enflasyon demokratik ilkelerin üretim biçiminin yürümesini
sağlayamıyordu. Bu bakımdan toplumsal koşullar İtalya’daki durumun tekrarı
gibiydi.Almanya’da savaş bitince “Alman İşçi Partisi” diye yeni bir siyasal
parti kurulmuş ve bu kuruluşa gerçek mesleği boyacılık ve dekorasyonculuk
olan Adolf Hitler adlı bir kişi girmişti.Çok geçmeden Hitler,partide etkili
olmuş ve partinin adını Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi olarak
değiştirmişti.Almanların ulusal duygusundan yararlanmayı bilen Hitler,Versailles
Antlaşması’na karşı çıkarak,Almanların ulusal gururlarını okşayarak ve
Yahudi düşmanlığını körükleyerek gittikçe daha çok yanda kazanmış ve 1932
yılkında Hinderburg’la cumhurbaşkanlığı seçiminde boy ölçüşecek kadar
güçlenmişti.30 Ocak 1933’te Hinderburg Hitler’i Başbakan olarak
atadı.Hitler’in dış siyasası üç aşamada gelişmiştir.Birincisi,Versailles
zincirlerinin kırılması,İkincisi “Eine Volk”, “Eine Reich” Bir millet bir
devlet ilkesinin gerçekleştirilmesi,yani Almanya’nın sınırları dışında
yaşayan tüm Almanların birleştirilmesi ve tek devlet altında
toplanması;Üçüncüsü ise “Lebensraum” Yaşam Alanı.Bu Nazi Alman
emperyalizminin yeni adı idi.Hitler Almanların yaşamadığı birçok ülkeyi
kendi sınırlarına katmak istemektedir.Hitler’in bu emelleri “Versailles
Sistemi”ne dayanan anti-revizyonist tüm ülkelerde endişe ile karşılanmıştır.
Japonya’da Militarizm;
Faşizm, totaliter bir rejim olarak İtalya ve Almanya’nın dışında
İspanya’dan Portekiz’e, oradan Brezilya ve
Arjantin’e,Macaristan,Romanya,Bulgaristan ve Türkiye’ye dek uzanan dünyanın
birçok ülkesinde,her toplumun kendi toplumsal ve siyasal geleneğine uygun
bir biçimde göze çarpan siyasal hareketler yaratmış,bu ülke rejimlerini
derinden etkilemiştir.
Bu akım,1931-45 yılları arasında Japonya’nın liberal-demokratik siyasal
gelişmesine ara vererek,ordunun egemen olduğu bir diktatörlük olarak ortaya
çıkmış ve Pasifik Savaşı sonunda,bu ülkenin yenilmesiyle birlikte son
bulmuştur.
Japonya XVII. ve XVIII. yüzyıllarda Avrupalılara kapamakla birlikte ekonomik
alanda güçlenmeye devam etti.Merkantilist bir siyasa izleyerek,merkezi
devlet güçlendirildi.1905 Rus-Japon savaşı’nın başarısı,Doğu Asya’daki
yayılma yolları üzerindeki en büyük engeli ortadan kaldırıyor,Kore’nin Japon
yönetimine geçmesini,oradan da Mançurya ve Çin’e doğru genişleme olanağını
veriyordu.Japonya’nın toplum yapısında demokratik ve liberal gelişmeler
sürmekte,orta sınıf güçlenip,siyasal sürece büyük ölçüde katılmasını
kolaylaştıran,genel oy hakkı gibi siyasal yenileşmeler uygulamaya
konuyordu.Bu gelişmelere ek olarak,1927 yılında Japon sanayisinde başlayan
bunalım,1929 Dünya Ekonomik Buhranı ile,Japonya’nın iç ekonomik yapısını
temelinden sarsan bir boyuta ulaştı.Özel sermayeye karşı çıkılmaya açıkça
devlet sosyalizmi savunulmaya başlandı.Japon militarizminin oluşmasında,Kita
İkki adlı bir fanatik Japonun yazmış olduğu “Japonya’nın Yeniden Kuruluşu”
adlı bir kitap oldukça etkili olmuştur.Bu kitapta savunulan temel
tez;Japonya’nın ulusal kültürüne,tarihine sahip çıkarak,Japonya’yı tek lider
İmparatorun tam diktatoryası altında yeniden kurulması gerektiğidir.Japon
ordusu içinde etkili olan bu görüş sayesinde,Japonya görünürde demokratik
temellere dayanmakla birlikte,militarizmin egemen olduğu totaliter bir
devlet yapısına dönüşmüştü.[4]
Kısaca bu şekilde özetleyebileceğimiz Mihver devletlerinin
ideolojileri,uygun ortamın bulunmasıyla fiiliyata geçmiş ve
İtalya-Habeşistan Savaşı,İspanya İç Savaşı ile yeni bir ivme
kazanırken;Hitler’in Avusturya ve Çekoslovakya’yı;Mussolini’nin Arnavutluk’u
işgal etmeleri ile iyice içinden çıkılmaz bir duruma geliyor;sonunda,1 Eylül
1939’da Almanya’nın Polonya’ya saldırısı ile de,tüm dünyayı saracak İkinci
Dünya Savaşı başlamış oluyordu.
İkinci Dünya Savaşı Başında Türkiye’nin İç Durumu
Türkiye’nin iç durumunu daha rahat anlayabilmek için bu dönemi
siyasal,askeri ve ekonomik durum olarak gruplara ayırmanın daha faydalı
olacağı görüşüyle böyle bir yol takip edilecektir.
İkinci Dünya Savaşı Başında Türk Siyasal Durumu;
Cumhurbaşkanı Atatürk’ün rahatsızlığının ilk belirtilerinin 1936
yılının sonuna doğru ortaya çıktığı,sağlık durumunun ise,1937 yılından
itibaren bozulduğu bilinmektedir.Atatürk ölümünden bir süre önce
“Başvekillik Makamı”nda bulunan İsmet İnönü ile siyasal bir çatışma içine
girmiş,bunun sonucunda İsmet İnönü görevinden alınarak yerine Mahmut Celal
Bayar atanmıştır.
Atatürk’ün ölümünün ertesinde,11 Kasım günü,İsmet İnönü’nün 322 oyla CHP
Meclis Grubunda,Parti’nin Cumhurbaşkanı adayı olarak gösterilmesine karar
verilmiş,İnönü grup toplantısının hemen ardından toplanan TBMM Genel
Kurulunda oylamaya katılan 348 milletvekilinin oybirliğiyle,Cumhurbaşkanı
makamına oturmuştur.Kısaca, “Parti devleti”ne dönüşmüş Türk Siyasal Sistemi
Atatürk’ün ölümüyle yeni bir döneme girmekteydi.Atatürk’ün ölümünden hemen
sonra başlayan ve çok partili düzene geçilmesine dek süren bu döneme “Milli
Şef Dönemi”,CHP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye “Milli Şef”
denilmiştir. “Milli Şef Dönemi”,tek partili rejimin bir önceki döneminden
oldukça farklı bazı özelliklere sahip olmuştur. “Milli Şef Dönemi”nin İkinci
Dünya Savaşı boyunca sürmesi ve bu savaşın başında Mihver Devletleri’nin
önemli başarılar kazanması,tek partili yönetimin aynı döneminin iç ve dış
siyasasında başkalıklar göstermesine neden olmuştur.her ne kadar ülke
koşulları gereği otoriter yapıya Mustafa Kemal Atatürk eğilim göstermişse
de,Türk siyasal sisteminin Faşist ve Komünist rejimlerinin totalitarizmine
kaymasında,CHP’nin elitleri önünde hep bir set olmuştur.
İsmet İnönü 26 Aralık 1938 günü olağanüstü toplanan CHP Büyük Kurultayı’nda
CHP’nin Değişmez Genel Başkanı ile birlikte Milli Şef olan İsmet
İnönü,İkinci Dünya Savaşı’nı da kapsayan bu dönemin mutlak hakimi
olmuştur.CHP,TBMM,Bakanlar Kurulu,her konuda Milli Şef’in onaylayıcısı
olmuşlardır.İnönü’nün çalışma ekibi olarak,emirlerine tartışmasız uyacak
kişilere seçtiği, “devlet makinesini en teferruatlı çarklarına kadar kendi
eliyle” yönetmek istediği, “Başbakanı aşarak,müsteşarlara,umum müdürlere
direktifler verdiği” bilinmektedir.Bu nedenle Atatürk’ün ölümünden çok
partili düzene geçinceye kadar ülkenin en ulu siyasal kurumu “Milli Şef”lik
olmuştur.Bu durum,İkinci Dünya Savaşı boyunca,dış siyasal koşullara
bağlı,ama bazı değişiklikler göstererek çok partili düzene geçinceye
dek,Türkiye’nin iç ve dış siyasasına egemen olacaktır.[5]
İkinci Dünya Savaşı Başında Türkiye’nin Ekonomik Durumu;
Kurtuluş Savaşı’ndan İkinci Dünya Savaşı’na kadar Türkiye’nin
ekonomik gelişme süreci ikiye ayrılabilir:Birincisi 1923-1930
devresi,ikincisi 1930-1939.Birinci devrede devlet ekonomiye fazla karışmadan
özel sektörün kalkınma görevini üstlenmesini bekledi.Bu başarılı olmayınca
1930’dan sonra devlet müdahalesine gidildi ve “devletçilik” yöntemi
benimsendi.Ama her iki yolla da beklenilen sonuç alınamadı ve İkinci Dünya
Savaşı’na gelindiğinde Osmanlı’dan devralınan geri kalmışlık mirası
aşılamamıştı.İmparatorluk döneminde Düyun-ı Umumiye İdaresi’nin elinde olan
tütün,alkol ve tuz tekelini Cumhuriyet Hükümeti ancak 1927’de ele
geçirebildi.Bu,bütçeye yılda 40 Milyon TL kadar gelir sağladı.Gümrüklerinde
henüz denetlenemediği buna eklenirse 1929’a kadar büyük bir gelir kaybının
söz konusu olduğu kolayca anlaşılacaktır.
1927’de Teşvik-i Sanayi Kanunu meclisten çıktı.Özel teşebbüse geniş hareket
olanakları ve devlet desteği sağlanıyordu.Ama bu kesim ayrılan azınlıkların
ayrıcalıklı konumlarını ele geçirmekle yetindi.gerçek anlamda bir sanayi
altyapısının kurulmasını sağlayamadı.Aynı zamanda ülkenin fakirliğinden
yararlanarak kendilerini zenginleştirmeye baktılar.1938’e gelindiğinde
“fabrika” denebilecek çok az sayıda işyeri vardı,sanayi kuruluşlarının %90’ı
fabrika denilemeyecek birtakım derme çatma tesislerdi.
Genç cumhuriyeti en çok zorlayan ekonomik sorunlardan biri de tarım sorunu
olmuştur.1939’da Türkiye nüfusunun %70’i tarımla uğraşıyordu.Toprak reformu
ülkede ilk kalkışılan işlerden biriydi.İkinci Dünya Savaşı yıllarında ise,
“Anadolu tarımı çok büyük darbe yemiş,üretim düzeyleri çok önemli
gerilemeler göstermiştir.Buğday üretim düzeyi 1938’den 1945’e yüzde 49,1938
sabit fiyatlarıyla toplam hububat üretimi ise 1938’den 1945’e kadar yüzde 52
oranında düşüş göstermiştir.” Yetişkin nüfusun bir milyon kadarının askere
alınması,öküzlerin ordu adına müsaderesi,çiftçinin ürününü değerinin altında
devlete satmaya zorunlu tutulması,savaş koşullarının ağırlığına dikkati
çekmektedir.İkinci Dünya Savaşına rastlayan yıllarda dış etkilerde Türkiye
ekonomisi üzerinde etkili olmuşlardır.Alman ekonomisinin tekrar dış
pazarlara açılması ve Hitler’in iktidara gelmesi Türkiye’nin önemli ölçüde
dış finansmana ihtiyaç duymasıyla aynı zamana rastlar.Almanya için
ekonomi,politik egemenlik sağlamak için bir araçtı ve geleneksel nüfuz alanı
olan Balkanları tekrar ele geçirme çabası içindeydi.Almanya’ya ekonomik
bağlılığın dış politika felsefeleriyle bağdaşmadığını gören Türk devlet
adamları,çok yanlı bir dış ticaret arayışı içine girdiler.1930’ların
ortalarına gelindiğinde Türkiye,dış ticaretini İngiltere ile gelişen
yakınlaşma sürecine uydurmaya çabalıyordu.1936’da Karabük Demir Çelik
Tesislerinin inşaatının ihalesini Alman Krupp firması kazanamıyor,bu inşaat
İngiliz Brassert şirketine veriliyordu.27 Mayıs 1938’de 16 Milyon sterlinlik
İngiliz-Türk kredi antlaşması imzalandı.Kendi kendine yeterlilik siyasetinin
yürümediğini gören Türk devlet adamları çözümü sıkı pazarlık ve tarafları
birbirine karşı oynama yolunda aradılar.Dışişleri Bakanlığı Genel Sekreteri
Numan Menemencioğlu’nun 1938 Temmuzundaki Almanya ziyareti sırasındaki tutum
bu yaklaşımın iyi bir örneğidir.Menemencioğlu’nun taktikleri Ocak 1939’da
istenilen sonucu doğurdu ve Türkiye’ye 150 milyon Reichmark kredi
garantileyen Türk-Alman kredi antlaşması imzalandı.İkinci beş yıllık planın
dış finansmanı büyük ölçüde bu antlaşmayla sağlanıyordu.
Savaş öncesi yıllarda ve savaş süresinde Türkiye’nin ekonomik
durumunun kısaca gözden geçirilmesinden özet olarak şu sonuçları
çıkarabiliriz:Tarım ve sanayide gerçek kalkınmaya geçilmeden önce uzun bir
onarım dönemine ihtiyaç vardı.Bu durum Türk ekonomisine o denli büyük bir
engel oluşturuyordu ki savaş patlak verdiğinde ilerlemenin ancak ilk
kıpırtıları görülmekteydi.Genç Cumhuriyetin yönetici kadrosu İkinci Dünya
Savaşı gibi topyekun bir savaşta hiçbir çıkarları olmadığını
görüyorlardı.Tutarlı bir savaş ekonomisi için alınmış olan önlemler
yetersizdi.Kendi kendine yeterlilik çabaları başarısız olmuştu.Bu durumda
dışa bağımlı duruma düşülecekse bu en azından en elverişli koşullarda
olmalıydı.[6]
İkinci Dünya Savaşı Başında Türkiye’nin askerî durumu;
İkinci dünya Savaşı patlak verdiğinde Türkiye askeri ve sivil olmak
üzere her iki sektörde de hazırlıksızdı.Sanayideki yetersizlik,askeri alana
teknolojik bir savaşa hazırlıksızlık olarak yansıyordu.
Savunma ve güvenlik Cumhuriyet’in başlangıcından beri birincil önem taşıyan
konulardı.Lozan’da görüşmeler sürerken dahi İnönü seferberliğin devamını
istemiş ve sözünü askeri güçle desteklemesini bilmişti.Lozan’da alınan ders
İkinci Dünya Savaşı’nın çetin günlerinde uygulandı:Türkler,Almanları da
İngilizleri de ihtiyatlı davranmaya mecbur kıldılar.Zira vatanseverlik en
yüksek raddedeydi ve her saldırıya karşı koymaya kesinlikle
azimliydiler.Aynı zamanda modern olmasa da sayıca büyük bir orduları vardı
ki bu ordu savaştaki yılmazlığı ve cesaretiyle ünlüydü.
1930’ların ortalarında,Avrupa ve Dünya olaylarının tehlikeli bir
görünüm almasından sonra Türk devlet adamlarınca savunmaya daha fazla önem
verilmekle birlikte,Avrupa standartlarına göre Türk ordusu halen çok
ilkeldi.Aydemir savaşın başlangıcında Türk ordusu’nun motorize ulaştırma
kolunun 28 değişik markadan oluşan köhne kamyonlarla yürütüldüğünü
söyler.Türk ordusunun ulaşım alanında çektiği güçlüklere haberleşmedeki
yetersizlik ekleniyordu.İnönü’nün demiryolu yapımına büyük önem vermiş
olmasıyla birlikte bunlar genelde yetersizdi.Ülkeyi doğudan batıya geçen bir
tek ve tek hatlı demiryolu vardı.bu koşullarda ordunun seferberlikte
çeviklik ve asker sevkıyatında çabukluk açısından büyük kaybı
oluyor,sınırlarda büyük sayıda asker tutuluyordu.Standardizasyon eksikliği
topçu ve piyade sınıflarında da görülüyordu.Topçu birlikleri Alman,
Çekoslovak, İsveç, İngiliz, Fransız, Rus ve İsviçre imalatı silahlarla
donatılmıştı.İkinci Dünya Savaşı öncesinde hava gücü en can alıcı önemini
kazanmıştı.1937’de Türkiye’nin 131 savaş uçağı vardı,bu sayının 1938’de
300’e çıkarılması amaçlanıyordu.
Deniz kuvvetleri,silahlı kuvvetlerin en zayıf noktasıydı.Donanma çağdışı
kalmış zırhlı Yavuz’dan,4 muhripten ve 5 denizaltıdan oluşuyordu.Bu
gemilerde Birinci savaştan bu yana savaş filolarına eklenen saldırı ve
savunmaya yönelik birçok yenilikten yoksundular.Donanma sahil ve liman
koruması için gerekli birçok araç ve gereçten de yoksundu ve gemiler hava
saldırısına karşı tümüyle savunmasızdı.
1938’de dünyadaki durumun giderek gerginleşmesi sonucu hükümet tüm silahlı
kuvvetlere birkaç yıldır ayırdığının üstünde ödenek ayırarak bu açıkları
kapatmaya çalışıyordu.1938 Mayısında İngiltere ile 6 milyon sterlinlik silah
alımı kredisini içeren bir Askeri kredi antlaşması imzalandı.Türkiye’de bu
ani silahlanma atılımı ülke bütçesine büyük yük oluyordu.Nitekim devlet
gelirlerinin %43’ü savunma harcamalarına ayrılıyordu.
Türkiye’nin savaş halinde birkaç hafta içinde çağdaş savaşın
gereklerinden yoksun kalacağı ortadaydı.Akaryakıt depolama tanklarının
toplam kapasitesi 100000 tondu ve hiçbir zaman dolu değillerdi.Tüm sanayi ve
enerji üretimi tesislerinin bir anda yok edilmesi mümkündü.Trakya’da Çakmak
Hattı İnşaatı çimento ve demir yetersizliğinden yürümüyordu.Yılda ancak
380000 ton çimento üretilebiliyor ve bu fabrikalarda kolayca tahrip
edilebilecekleri yerlerde bulunuyordu.
İşte bütün bu ihtimaller karşısında Türk hükümeti ve İnönü için açık kalan
tek yol,bütün zekasını ve imkanlarını kullanarak,işi duygusallık meselesine
dökmeden kendi kabuğu içinde vaziyet almaktan ve savaş dışında kalabilmenin
çarelerini aramaktan ibaretti.[7]
İkinci Dünya Savaşında Türkiye ve Uyguladığı Dış Politikası
Savaşın başladığı 1939’dan,bittiği tarih olan 1945’e kadar,Türkiye’nin bahsi
gerek Avrupa Devletlerinin kendi aralarında yapmış oldukları konferanslarda
gerekse yazışmalarda çok sık geçmektedir.[8]Bu nedenle konunun genişliği göz
önüne alınarak İkinci Dünya Savaşı içinde Türk dış politikasına çok genel
bir çerçeve içinde bakılacaktır.
İsmet İnönü’nün Cumhurbaşkanı ve “Milli Şef” olarak geniş yetkilerle
donatılmasından kısa bir süre sonra,İkinci Dünya Savaşı ile Türkiye,kendini
bir ateş çemberi içinde bulmuştur.İlk birkaç ayı saymazsak, “Milli Şef
Dönemi” ile İkinci Dünya Savaşı aynı yılları kapsamaktadır.Türkiye’nin bu
dönem içindeki siyasası;ne pahasına olursa olsun,bu savaşın dışında kalmak
olmuştur.Türkiye’yi savaş dışı tutabilmesi,İsmet İnönü’nün siyasal yaşamı
boyunca gerçekleştirmiş olduğu en büyük başarıları arasında kabul
edilmektedir.Ancak,Türkiye savaşa girmemekle birlikte,bu savaşın
etkilerini,savaş yıllarında ve sonrasında en derinden hisseden bir ülke
olmuştur.Almanya,savaşın başından itibaren Türkiye’yi kendi yanına çekmeye
çalışmıştır.Almanya,1938 Martında,Türk Hükümetine,Avusturya’nın Almanya’ya
bağlanmasından sonra Alman-Türk ekonomik ilişkileri ile ilgili olarak ortaya
çıkan sorunları görüşmek üzere Berlin’e bir heyet gönderilmesini
önermiştir.Bu çağrı üzerine Dışişleri Bakanlığı Genel Sekreteri Numan
Menemencioğlu Almanya’ya gönderilmiştir.Almanya, I. Dünya Savaşından sonra
barış antlaşmalarıyla zarara uğramış devletlerin,statükocu güçlere karşı
yakın işbirliği içinde olmaları ve revizyonist amaçlarını gerçekleştirmek
için birleşmeleri gereğini işaret etmiştir.Menemencioğlu ise,Türkiye ve
Almanya arasında ortak bir sınır bulunmadığı için böyle bir antlaşmanın
hiçbir yarar sağlamayacağını belirtmekle birlikte,iki ülkenin taraflardan
biri saldırıya uğradığı takdirde yan tutmayacakları ve diğer ülkelerle
kombinezonlara girmeyecekleri konusunda Ribbentrop’a sözlü teminat vermekle
yetinmiştir.Ama Türk dışişlerinin bu tarafsızlık siyasası çok
sürmez.İtalya’nın 1939 Nisan’ında Arnavutluk’u işgal etmesi İnönü’de büyük
bir kaygının uyanmasına neden olur.İngiltere ve Fransa’nın 13 Nisan’da
Yunanistan ve Romanya’ya garanti vermesi,aynı biçimde bir garantinin
Türkiye’ye de verilebileceğinin bildirilmesi,İnönü’nün “Müttefik Cephesi”ne
yönelmesinin ilk adımlarını oluşturur.Türkiye,bu sıralarda tüm çaba ve
dikkatini Sovyetler Birliği’nin kendisiyle birlikte gireceğini sandığı bu
batı işbirliğine yöneltmiştir.SSCB Dışişleri Halk Komiseri Vekili Potemkin,Türk
Hükümeti ile görüşmelere başladığında,her iki tarafta İngiltere,Fransa,SSCB
ve Türkiye arasında bir anlaşmaya varabileceklerini ümide
kapılmışlardır.Ancak görüşmeler başarısızlıkla sonuçlanır ve Türkiye ile
İngiltere arasında 15 Nisan’da başlayan görüşmeler SSCB olmaksızın,12 Mayıs
1939’da Türkiye’yi “Müttefik Cephesi”ne bağlayan deklarasyonun
yayınlanmasıyla sonuçlanmıştır.Fransa ile de aynı doğrultuda bir deklarasyon
23 Haziran’da yayınlanmıştır.[9]Sovyetler Birliği,bu deklarasyonu görünürde
iyi karşılamıştır.Ancak 15 Haziran 1939’dan sonra Sovyet-Alman ilişkileri
gittikçe gelişir ve bu ilişkiler 23 Ağustos 1939 günü Alman-Rus Saldırmazlık
Antlaşması’nın imzalanması ile sonuçlanır.[10]Türkiye’de büyük bir şaşkınlık
yaratan bu antlaşma,Türk-Sovyet ilişkilerine büyük bir darbe
indirmiştir.Kurtuluş Savaşından beri süren bu dostluk,bundan böyle,bir yol
ayrımı kavşağına gelmiştir.Ama Türkiye hala SSCB ile bir yardımlaşma
antlaşması imzalayabileceğinin umudu içindedir.Türkiye ile SSCB arasında 26
Eylül’de başlayan görüşmelerden sonuç alınamaz.Sovyetler Birliği,Türkiye’den
hem karşılıklı savunmak için bir pakt önermekte,hem de boğazlardan
Karadeniz’e kıyısı bulunmayan devletlerin gemilerinin geçemeyeceği konusunda
Montreux Boğazlar Sözleşmesi’ne aykırı olarak garanti istemektedir.[11]Bu
koşullar içinde Türkiye’nin önünde tek bir yol
kalmıştır.Türk-İngiliz-Fransız İttifakı 19 Ekim 1939’da
imzalanır.İngilizlerin Türklerle bir ittifaka girmelerinin altında yatan en
önemli neden Boğazların stratejik önemidir.Türkiye,bir İtalyan tehlikesi
karşısında,kendisine akacağına inandığı İngiliz yardımına
güvenerek,Atatürk’ün çizmiş olduğu geleneksel tarafsızlıktan
ayrılmıştır.[12]19 Ekim’de imzalanan Üçlü İttifak Antlaşması Almanya
tarafından sert bir tepki ile karşılanmıştır.2 Kasım 1939’da Şükrü Saraçoğlu
ile görüşme yapan Alman Büyükelçisi Von Papen;Türkiye imzaladığı ittifak
hükümlerine uyarak bu ittifakı fiilen geçerli kılarsa,Almanya’nın düşmanları
arasında yer almasının kaçınılmaz olacağını sert bir dille
bildirmiştir.Türk-İngiliz-Fransız İttifakı’ndan İngiltere’nin beklemiş
olduğu;Almanya’nın dikkatini ve düşmanlığını Balkanlar üzerinden Türkiye ve
Sovyetler Birliği üzerine çekmek,mümkün olduğunca Hitler’in geniş cephelerde
savaşmasını sağlamaktı.İngiltere,bu siyasasında başarılı olmuş
görünmektedir.Ancak daha,Türk-İngiliz görüşmeleri sürerken,Almanya’nın
Türkiye’ye silah gönderimini durdurması,kredi anlaşmalarını iptal
etmesi,Türk-Alman ilişkilerinde olağan gelişmelerdi.Şimdi,Türkiye’nin haklı
olarak belirtisi;bu yakınlaşma yüzünden,Alman tarafındaki ekonomik
kayıpların İngiltere tarafından karşılanmasıydı.Ancak İngiliz yardımının çok
düşük düzeyde kalması,Türkiye’yi yönetenleri düşünmeye ve izlemiş oldukları
dış siyasalarını yeniden gözden geçirme gereğini duydukları
anlaşılmaktadır.Dışişleri Bakanı Saraçoğlu 16 Kasım’da Büyükelçi Papen ile
yapmış olduğu görüşmede;Batılıların Türkiye’ye baskı yaptıklarından dert
yanmış,Türk-Alman ekonomik ilişkilerinin düzeltilmesini istediklerini
söylemiştir.Saraçoğlu ayrıca,savaşın ulaşmış olduğu bu aşamada güçlü bir
Almanya’nın varlığının,Türkiye bir saldırıya uğrarsa geçerli olacağını da
vurgulamıştır.[13]Türkiye,elinde bir koz olarak tutmuş olduğu krom
madeninin,Almanya’nın savaş sanayisi için ne kadar önemli olduğunun
farkındadır.Almanya’nın ister istemez kendisi ile,yeni önemli bir ticaret
antlaşması yapacağını çok iyi bilmektedir.Bu sırada, sıklaşan Saraçoğlu-Papen
görüşmelerinden birinde Papen,bir ticaret antlaşmasına hazır olduklarını
belirtmiştir.Ancak Türkiye hala İngiltere’nin baskısıyla Almanya’ya krom
satışına yanaşmamaktadır.14 Mart 1940’ta Von Papen,İnönü’ye br Türk-Alman
antlaşma önerisi götürdü.Bu tasarıya göre Türkiye tarafsızlığını
Müttefiklere karşı “silah zoruyla dahi” koruyacaktı.Başbakan Dr. Refik
Saydam, 2 Haziran’da Ankara radyosunda yapmış olduğu konuşmasında açıkça
Türkiye’nin “savaş dışı” olduğunu ve böyle kalmak istediğini
belirtiyordu.[14]İnönü şunu iyice anlamıştır ki;Atatürk’ün geleneksel dış
siyasasından sapma pahasına gerçekleştirmiş olduğu,Türk-İngiliz-Fransız
İttifakı’ndan Türkiye,hem ekonomik bakımdan,hem siyasal bakımdan büyük
zararlar görmektedir.Hele Almanya’nın başarıları,bu başarılar
karşısında,Batı Demokrasilerinin “acizliği” her şeyden önemlisi,eski dost
Sovyetler Birliği’nin Almanya ile anlaşmış olması,bu ittifaktan
ötürü,Sovyetlerin düşmanca bir tutum içine girmesi,İnönü’yü hep rahatsız
eden sorunlar olmuştur.Türk Dışişleri bir kısır döngünün içine girmiştir ve
ne pahasına olursa olsun bu kısır döngünün içinden çıkmak gerekmektedir.Bu
aşamadan sonra İnönü,bunun Almanya’nın eteğine tutarak mümkün olacağını
düşünmektedir.Alman ordularının Mayıs 1940’ta Fransa’ya saldırması ve
İtalya’nın Fransa’ya savaş ilan etmesi,Türk-İngiliz-Fransız İttifakına
göre;Türkiye’nin savaşa katılma zorunluluğunu gündeme getirmişti.Bu
ittifakın 1. maddesine göre savaş şimdi Akdeniz’e yayılmış olduğuna
göre,Türkiye’nin yapması gereken savaşa girmekti.Oysa Fransa tam anlamı ile
çökmüştü.22 Haziran’da da Fransa,Almanya ile ateşkes imzalamıştı.Savaştan
çekilen bir devlet,başka bir devleti savaşa girmeye nasıl
zorlayabilirdi.[15]İngiltere yalnız kalmıştı.12 Haziran’da Türkiye ile
Almanya arasında ticaret antlaşması imzalandı.Türkiye,14 Haziran’da savaşa
katılmama kararını resmen açıkladı.Türkiye’nin “savaş dışı” kalma kararını
vermesi,Almanya’nın SSCB’ne saldırmadan önce bu ülkeyi güney’den kuşatma
isteklerinin doğmasına yol açtı.Almanya’nın Balkanlar üzerindeki
faaliyetleri nedeniyle,İngiltere 1941 yılı Ocak ayından başlayarak,Türkiye
üzerinde siyasal baskılarını yoğunlaştırarak derhal savaşa girmesini
istiyordu.17 Şubat 1941’de Türk-Bulgar saldırmazlık antlaşması
imzalandı.Bulgaristan 1 Mart 1941 günü Mihver’e katıldığını açıkladı.Hitler
1 Mart 1941 tarihli mektubunda İnönü’ye Alman birliklerinin Türk sınırına 50
km. kala duracakları güvencesini vermekteydi.Türkiye ile ilişkilerini
geliştiren Almanya,Yugoslavya ve Yunanistan’a saldırmadan bir gün önce 5
Nisan 1941’de yine Türk Hükümetine güvence verdi.[16]Türkiye 1941 yılı Nisan
başında,bir yandan Almanya ile siyasal ekonomik ilişkilerini
geliştirmiş,diğer yandan da İngiltere ile olan ittifakına bağlı olduğunu her
fırsatta dile getirmişti.Sonunda Türkiye ile Almanya arasında 18 Haziran
1941’de on yıl süreli bir Dostluk ve Saldırmazlık Antlaşması imzalanmış ve
25 Haziran’da TBMM’de onaylanarak yürürlüğe girmişti.[17]Türk Hükümeti bu
Antlaşma ile 1939 Türk-İngiliz-Fransız İttifakı ile kaybetmiş olduğu
tarafsız konumunu tekrar elde etmek gayesindeydi.Bu antlaşma ile Türkiye
Müttefiklerin gözünde güvenirliğini yitirmişti.Bu antlaşma imzalanır
imzalanmaz 22 Haziran’da Almanya,Sovyetler Birliği’ne saldırmıştır.Bu
antlaşma İngiltere ile Amerika’nın tepkisiyle karşılanmıştır.O kadar ki,ABD
Ödünç Verme ve Kiralama Kanunu’na göre Türkiye’ye yapmakta olduğu yardımı
kesmiştir.[18]Bundan sonra müttefiklerin Türkiye’nin Almanya’ya savaş açması
konusundaki tüm baskılarına karşı Türkiye bunu kesinlikle kabul
etmemiştir.Özellikle Stalingrad Zaferi bu baskıların bir dönüm noktası
olmuştur.Aynı zamanda Türk-Sovyet ilişkilerinin de yeniden soğukluk
döneminin başlamasına neden olmuştur.Sovyetler Birliği,Türkiye’ye karşı sert
bir tutum içine girecek ve bu durum savaşın sonunda gerçek bir “Sovyet
tehdidi” olarak kendini gösterecektir.Üç Büyükler’in düzenlemiş olduğu tüm
müttefik konferanslarında Türkiye’nin savaşa girmesi söz konusu
edilecektir.Roosevelt ile Churchill arasında 14-24 Ocak 1943 tarihlerinde
gerçekleştirilen Kazablanka Konferansı’nda Türkiye’nin de savaşa
katılmasıyla bir Balkan cephesinin açılmasının kararlaştırılması üzerine
Churchill,durumu Türk yetkililerine açıklamak üzere 30 Ocak-1 Şubat 1943
günlerinde Adana’da Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ve Başbakan Şükrü Saraçoğlu
ile görüştü ve Türkiye’nin en geç 1943 yılı sonunda savaşa katılmasını
istedi.Buna karşılık İnönü,Sovyetler Birliği’ne karşı duydukları
tedirginlikten bahsetti.Churchill,Türkiye’ye bu konuda savaştan sonra çok
güçlü bir uluslararası örgütün kurulmasının düşünüldüğünü ve bu örgütün
uluslararası barış ve güvenliğini koruyacağını belirtmekle
yetinmiştir.[19]Adana görüşmelerinden sonra İngiltere’nin Türkiye’yi
Müttefiklerin yanında savaşa sokma çabaları sürmüş ve Mihver devletlerinin
cephelerdeki her yenilgisi,Türkiye üzerindeki baskıyı daha da arttırmıştır.O
kadar ki,Ankara’daki İngiliz Büyükelçisi 1943 yılında vermiş olduğu bir
demeçte,Türkiye’nin yakında savaşa girmek yada savaş sonrası dünyasında
yalnız kalmak durumlarından birini seçmek zorunda kalacağı tehdidinde
bulunmuştur.17 Ağustos 1943’te Müttefiklerin Sicilya Harekatının hemen
ardından toplanan Qubeck Konferansı’nda savaş durumunu
değerlendirilirken;Roosevelt ile Churchill “savaş dışı” konumunu ısrarla
sürdürmek isteyen Türkiye’nin savaşa girmesi konusunda fazla
zorlamamak,ancak Balkanlarda açılması düşünülen ikinci cephe için gerekli
olan Türk havaalanlarının Müttefiklerce kullanılmasını isteme kararına
vardılar.Sovyetler Birliği ise bu düşüncelere hiç katılmamış,bunun yerine
Türkiye’nin savaşa doğrudan katılmasını savunmuştur.1943 Ekiminde Moskova
Konferansında Türkiye’nin 1943 yılı sona ermeden Türkiye’nin savaşa
katılmasının istenmesine karar verildi.İngiltere Dışişleri Bakanı Eden,bu
kararları bildirmek üzere Türkiye Dışişleri Bakanı Menemencioğlu ile
Kahire’de görüştü. Menemencioğlu’nun Eden’e verdiği yanıt;yeteri kadar
yardım yapılmadıkça Türkiye’nin kesinlikle savaşa katılmayacağı
biçimindeydi.1943 Kasımında Tahran Konferansında da Sovyetler
Birliği,Türkiye’nin savaşa sokulmasındaki tutumlarını daha da
sertleştirmişlerdir.[20]Ocak-Şubat 1944’te Ankara’da Türk ve İngiliz askeri
heyetleri arasında görüşmeler yapılmışsa da,bu görüşmeler
kesilmiştir.İngilizlere göre Türkler çok fazla şey istemişlerdir.İngiliz
askeri heyetinin Ankara’dan ayrılması,savaş döneminde Türk-İngiliz
ilişkilerinin,en bunalımlı noktaya vardığı andır.Churchill,barış
konferansında Türkiye’nin sağlam bir yer edinemeyeceğini söylüyordu.Bu durum
doğal olarak Türkiye’nin hiç hoşuna gitmemişti.Bu arada Türk-Sovyet
ilişkileri gittikçe soğumakta ve Türkiye üzerinde belirgin bir biçimde
Sovyet tehlikesi kendini göstermektedir.
1944 yılının ilk aylarından başlayarak Türk-İngiliz ilişkileri kopma
noktasına gelmiş bulunuyordu.Müttefik propagandası,Türk dış siyasasını sert
bir biçimde eleştirmekteydi.Almanya’nın tüm cephelerde çökmesi,Müttefiklerin
büyük zaferler kazanması,ABD ve İngiltere’nin Türkiye ile olan ilişkilerini
dondurmaları,Batı’dan alınan yardımların durma noktasına gelmesi,Sovyetler
Birliği ile olan görüşmelerin kesilmesi sonucu bir Sovyet tehdidinin kendini
göstermesi,1944 yılı ilkbahar ve yaz aylarında Türk siyasası üzerinde
dayanılmaz baskılar yaratan etkenler olmuştu.İşte Türkiye’nin yalnızlığa
düşmüş olduğu böyle bir dönemde,Türk Hükümeti Müttefiklere yanaşmak
amacıyla,gerek iç gerekse dış siyasalarında köklü değişikliğe yöneldi.Bir
sonraki bölümde ele alacağımız ve müttefik tepkisine neden olan Varlık
Vergisi’ni ve Türkçü Turancıları susturdu.Dış siyasada ise İngiltere ve
ABD’nin başından beri karşı olduğu,Almanya’ya krom ihracı durduruldu.Mihver
gemilerine Türk boğazları kapatıldı ve Dışişleri Bakanı Numan
Menemencioğlu’nun görevinden ayrılması sağlandı.Son olarakta Almanya ile
diplomatik ve ekonomik tüm ilişkiler kesildi.[21]
Türk Hükümeti savaşın sonuna doğru,özellikle Müttefiklerin Almanya’yı
bütünüyle çökertmek için kararlılıklarını ortaya koymalarından sonra,Türkiye
için zor bir dönemin başlamakta olduğunun farkındaydı.Bundan böyle karşıt
güçler arasında,daha önce sürdürdüğü dış siyasasını sürdüremeyeceğini
bilmekteydi.Bu duygu ve sıkıntılar içinde olan Türkiye,1945 yılına
girerken,haklı olarak kendisini “Sovyet tehdidi”nin bir hedefi olarak
görmekteydi.Sovyet Rusya’nın 1944 ortalarına doğru Balkanlarda hızla
ilerlemeleri Türkiye’de endişe ile karşılanıyordu.4-11 Şubat 1945 günlerinde
savaş sonrası kurulacak “Savaş Sonrası Dünya Düzeni”nin ilkelerini
belirlemek amacıyla gerçekleştirilen Yalta Zirvesinde tartışılan konular
Türkiye’yi yakından ilgilendirmekteydi.Savaş Sonrası Dünya Düzeninin
sürekliliğini sağlayacak “Ortak Barış Sistemi” ile ilgili “Birleşmiş
Milletler” örgütü “Dumbarton Oaks Önerileri” ile yeni bir durum
alırken,büyük tartışmalara neden olan Birleşmiş Milletler Güvenlik
Konseyi’nde oylama sorunu Yalta Zirvesinin 6 Şubat 1945 günlü oturumunda ele
alınmakta,beş büyük devletin sürekli temsil ve Veto hakkı verilmesi ile
çözümlenmekteydi.Fransa ve Çin’in etkin birer güç olmaktan uzak
olması,İngiltere’nin bu savaştan ekonomik bakımdan yıpranarak çıkması,ABD ve
SSCB’ni Savaş Sonrası Dünya Düzeninin egemen güçleri durumuna
getiriyordu.Zirve sonunda Üç Büyükler’in Avrupa’da Demokratik rejimlerin
kurulacağını ortak bir demeçle açıklamış olmaları,sahip olduğu tek parti
yönetimi ve totaliter rejimleri anımsatan uygulamaları nedeniyle,Türkiye’yi
yakından ilgilendirmekteydi.Türkiye’nin Müttefiklerin önündeki bu konumundan
yararlanmak isteyen Stalin,Zirvenin 10 Şubat 1945 günü yapılan yedinci
oturumunda Boğazların ve Montreux Sözleşmesinin yeniden gözden geçirilmesini
önerdi.Stalin,Yalta Zirvesinde Birleşmiş Milletler’e hangi devletlerin
alınacağı tartışılırken,Türkiye örneğini öne sürdü.Almanya’ya savaş açmış
devletlerin Birleşmiş Milletler statüsüne alınmasını,açmamış olanların
ise,son süre olarak 1 Mart 1945 tarihinden önce, “Mihver”e savaş açması
gerektiğini söyledi.Stalin’in bu önerisi Churchill ve Roosevelt tarafından
kabul edilip,25 Nisan 1945 tarihinde San Fransisco’da toplanacak olan
Birleşmiş Milletler Konferansı’na kurucu üye olarak katılacak devletlerin,1
Mart 1945 tarihinden önce “Mihver” devletlerine savaş açmış olmaları
koşulunun aranmasına karar verildi.[22]Bunun üzerine Türk Hükümeti,savaş
sonunda Sovyetler Birliği karşısında yalnız kalmamak,İngiltere ve ABD ile
ilişkilerini düzeltmek amacıyla,Demokrat Devletlerin bu isteğini kabul
ederek,23 Şubat 1945 günü,1 Ocak 1942 tarihli Birleşmiş Milletler
Beyannamesini imzalamak ve Almanya ile Japonya’ya savaş açmak için konuyu
TBMM’ye getirdi.
Yalta Zirvesinin son bulmasıyla Türk Hükümeti ile Rusya arasındaki
görüşmelerde,SSCB 17 Aralık 1925’te imzalanan ve süresi 7 Kasım 1945’te
bitecek olan Türk-Sovyet Dostluk ve Saldırmazlık Antlaşması’nın İkinci Dünya
Savaşı sırasında ortaya çıkan derin değişikliklerden dolayı,bu antlaşmaya
son vermek istediğini bildirdi.Türkiye bakımından bu olayın önemi,Sovyetler
Birliği tarafından son verilen antlaşmanın,bir saldırmazlık antlaşması
olmasıydı.Şimdi Sovyetler böyle bir taahhütten yakalarını kurtarıp serbest
kalıyordu.Sovyetler Birliği,ayrıca bir yandan Türkiye’nin demokratik
olmayan,totaliter özellikler taşıyan siyasal rejimine,batılı demokrat
ülkelerin dikkatini çekerken,diğer yandan,bu ülkelerin Ermenilere olan
sevgisini Türkiye’ye karşı kullanmak için bir takım ustaca oyunlara
girmekten de geri durmamaktaydı.Türkiye,tüm dünyanın gözleri önünde ustaca
kendine yöneltilmiş bir Sovyet tehdidi ile karşı karşıya kalmış
bulunmaktaydı.
Türkiye,hem SSCB’nin bu tür propagandalarından kurtulmak hem de San
Fransisco Konferansında etkin olabilmek için demokratik bir rejime geçmesi
gerektiğinin farkındaydı.Zaten,Türkiye’nin San Fransisco Konferansı’na
çağrılmasının bir koşulu da,demokratik yönetime geçmekti.
25 Haziran 1945’te başlayan San Fransisco Konferansı 26 Haziran 1945
günü,Birleşmiş Milletler Antlaşması’nın imzalanmasıyla son buldu.Türkiye’nin
de imzasının bulunduğu bu antlaşmada “İnsan Hakları Bildirgesi”nin 20.
maddesinin hiçbir şekilde tek partili bir rejimle uzmanlaşmaması
nedeniyle;Sovyet tehdidi karşısında kalan Türkiye’nin,ABD’nin desteğini
alabilmek için mutlak olarak Tek Parti yönetimine son vermek
zorundaydı.Üstelik bu antlaşmayı imzalamakla Türkiye,böyle bir yükümlülüğün
altına girmiş oluyordu.19 Mayıs 1945 günü Milli Şef İsmet İnönü,çok partili
yaşama geçileceği yolunda ilk ipucunu Gençlik ve Spor Bayramı söylevinde
vermişti.[23]Tek Parti Yönetimi’nin siyasal rejimin liberalleşmesi yönünde
aldığı bu değişiklik kararında, “Sovyet tehdidi” ve Amerikalı ve İngiliz
devlet adamlarının totaliter kökenli rejimlere karşı beliren tepki ve
siyasaları,hiç kuşkusuz önemli rol oynamıştı.Üç Büyüklerin ABD,İngiltere ve
SSCB savaş sonu “Savaş Sonrası Dünya Düzeni’nde yapacakları işbirliğinin
ayrıntılarını görüşmek üzere 17 Temmuz-2 Ağustos 1945 günü Postdam’da bir
araya gelmişlerdi.Sovyetler Birliği, “Yalta Zirvesi” ve daha öncesinde
Montreux Boğazlar Sözleşmesini değiştirmek konusunda İngiltere ve ABD’nin
desteğini almış bulunuyordu.Postdam Konferansı sonunda Boğazlar konusu Üç
Büyükler Dışişleri Bakanları Konseyine havale edilmişti.Sovyetler Birliği
ise bu arada,Türkiye üzerinde basın yolunu da kullanarak geniş bir baskı
uygulama politikasına girmişti.Tek Parti Yönetimi 1945 yılından 1950 yılına
dek ağırlığını daha da arttırarak sürdürecek olan “Sovyet tehdidi” ile
tamamlamaktaydı.[24]
İkinci Dünya Savaşı’nın Türkiye’ye Etkileri
İkinci Dünya Savaşı tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de derin etkiler
yarattı.Türkiye bu savaşa girmemekle birlikte,savaş boyunca devam eden kanlı
ve tahripkar olayların iktisadi ve mali akislerinden etkilendi.Bunun yanında
savaş nedeniyle ihtiyati tedbir olarak 1.300.000 kişiyi silah altına
aldı.Askere alınan erkek nüfusun yokluğundan dolayı üretim düşerken,tüketim
ihtiyaçları ise sürekli arttı.[25]
Varlık Vergisi
Varlık Vergisi,toplumsal ve siyasal yaşamımızda olumsuz izler bırakmış bir
uygulamadır.Bu izler,siyasal yaşamımızda kendini göstermiş olduğu gibi,dış
siyasal ilişkilerde de önemli sonuçlar doğurmuştur.İkinci Dünya Savaşı’nda
İsmet İnönü’nün yönetiminde Türkiye ihtiyatlı bir siyasa içinde,tüm
tepkilere karşın sınırlarını korumada başarılı olmaktadır.Ama ekonomik ve
toplumsal yapıyı korumak ise daha zordur.1938’den 1942 yılına kadar piyasada
dolaşan para miktarı,Hükümetin cari harcamaları için açıktan para basması
sonucu üç kat artarak,toplumsal temelleri sarsacak biçimde bir enflasyona
neden olmuştur.1942 yılından başlayarak,Hükümetin kira artışlarını
sınırlamasına karşın,İstanbul ve Ankara gibi büyük kentlerde toptan eşya
fiyatları üç kat artmıştır.Ertesi yıl ise;yaşam koşulları daha da
zorlaşmış,özellikle gıda maddelerindeki artış altı katına ulaşmıştır.Savaş
nedeniyle ortaya çıkan hammadde ve yedek parça kıtlığı üretimi olumsuz
olarak etkilemeye başlamış,büyük kentlerde yaşayanlar,özellikle üst düzey
bürokratlar kendilerini,en alt kesimden hamal ve ayakkabı boyacıları ile
birlikte kuyruklarda bulmuşlardır.Karne uygulaması,alıcı ve satıcıların tüm
denetimlere karşın etkisiz kalması,birçok ithalatçı,ihracatçı,acente
komisyoncunun karaborsa faaliyetleri,aşırı kârların gerçekleşmesi sonucunu
doğurmuştur. “Harp zenginleri” daha çok ülkenin ticaret merkezi İstanbul’da
bu gruplar arasında gelişmiştir.Kentlerde yaşayanlar,özellikle kendilerini
dolandırıcıların kurbanı olarak gören maaşlı bürokratlar arasında tüccarlara
karşı gözle görülür kızgınlıklar oluşmuştur.Bu olumsuz durum,savaş
dönemlerinde tüm ülkelerde kendini göstermektedir.Bu nedenle devletin zaman
geçirmeksizin,ekonomik koruma önlemlerine yönelmesi ve uygulaması kaçınılmaz
bir biçimde ortaya çıkmaktadır.Etkin ekonomik önlemlerin
başında,hükümetlerin yeni vergilere yönelmeleri ilk sırayı almaktadır.Sonuç
olarak,savaş boyunca yaşanan ekonomik bunalım,bütçe açıkları,enflasyon ve
vurgunculuk,Varlık Vergisi adı altında olağanüstü bir uygulamanın gerekli
koşullarının oluşmasına yol açmıştır.Varlık Vergisi Kanunu,ilk olarak
Başbakan Şükrü Saraçoğlu tarafından hazırlanmış;hazırlık çalışmalarına
Maliye Bakanı Fuat Ağralı,Müsteşar Esat Tekeli ve Teftiş Kurulu Başkanı
Şevket Adalı da katılmıştır.Varlık Vergisi Kanunu,temelde savaşın başından
beri geçen süre içinde elde edilen servet ve kazançlara bir ölçüde el koyma
biçiminde Hükümete yetki veren bir düzenlemedir.[26]Bu tip düzenlemeler,ilk
olarak 1917 yılının sonlarına doğru Almanya,Fransa,Avusturya-Macaristan gibi
ülkelerde,vurguncu ve karaborsacılara karşı bir olağanüstü vergi uygulaması
biçiminde kendini göstermiştir.Bu vergiden esinlenen İttihat ve Terakki
yönetimi de aynı amaçla bir yasayı kabul etmiştir.İşgal yılları döneminde
Hürriyet ve İtilaf Fırkası,aynı yasayı ittihatçı eşrafa karşı kullanılmak
üzere 14 Aralık 1919’da tekrar yürürlüğe koymuştur.Harp Kazançları
Vergisi’nin tahsiline Kurtuluş Savaşı döneminde de devam edilmiştir.TBMM 25
Ekim 1920 tarihinde Maliye Vekaleti bu vergi için yetkili
kılınmıştır.Mustafa Kemal Atatürk,Cumhuriyet Döneminde de,ülkenin içinde
bulunduğu ekonomik bunalımı atlatmak için,1930-38 yılları arasında İktisadi
Buhran Vergisi,1932-38 yılları arasında da Muvazene Vergisi gibi olağanüstü
vergi uygulamalarına yönelmiştir.Tek Parti Yönetimi altında Türkiye’de
Varlık Vergisi’nin yasalaştırıldığı 1942 yılının Kasım ayı,daha önce de
sözünü ettiğimiz gibi,İkinci Dünya Savaşı’nın koşullarının ülkede oluşturmuş
olduğu,sıkıntı ve darlıktan yararlanan,kişi ve çevrelerin
vurgunculuğunun,her türlü haksız kazanç sağlamalarının,doruğa ulaştığı bir
zamandır.[27]Varlık Vergisi Kanunu tasarısı 9 Kasım 1942 tarihinde Hükümet
tarafından TBMM’ye getirilmiştir.11 Kasım 1942 günü meclisin bu tasarıyı
onaylamasıyla Varlık Vergisi yürürlüğe girmiştir.[28]Yayınlandığı biçimiyle
bu vergi,Avrupa ülkelerindeki savaş dönemi vergi tasarılarından çok farklı
niteliklere sahip değildir.Ancak,servet ve kazanç sahiplerine karşı hükümete
böyle geniş ve radikal bir yetki tanınması CHP içinde önemli tartışmalara
neden olmuştur.Hükümet bu yetkiyi alırken Başbakan Şükrü Saraçoğlu,Parti
meclis grubunun “gizli oturumunda” vergi uygulamasıyla ilgili olarak şunları
söylemiştir: “Bu kanun aynı zamanda bir devrim kanunudur.Bize ekonomik
bağımsızlığımızı kazandıracak bir fırsat karşısındayız.Piyasamıza egemen
olan yabancıları böylece ortadan kaldırarak Türk piyasasını Türklerin eline
vereceğiz…”[29] Varlık Vergisi Kanunu,buraya kadar ortaya koymaya
çalıştığımız araçların dışında,Başbakan Şükrü Saraçoğlu’nun da açıkça
belirtmiş olduğu gibi başka önemli bir amacı daha vardır.CHP grubunda ve
TBMM yasa tasarısı ile ilgili görüşmeler henüz sürerken,Maliye Bakanlığı
azınlıklar hakkında ön bilgileri defterdarlıktan istemektedir.Varlık Vergisi
Kanunu’nun TBMM’nde kabul edilmesi öncesinde Bakanlığın böyle bir çalışma
içine girmesi,ülkedeki azınlıklara yönelik uygulamaların önceden belirlenmiş
kurallara göre düzenlenmiş olması, “Tek Parti Yönetimi”nin bilinçli bir
siyasa izlediğini göstermektedir.Maliye Bakanlığı’nın 12 Eylül 1942 günü
defterdarlıklara gönderilen ve azınlıkların mal varlıklarının belirlenerek
bir cetvelde gösterilmesini isteyen genelgesi doğrultusunda yapılan
çalışmalarda “harp zamanında fevkalade kazanç sahibi olanlar” dört grupta
toplanmıştır.Bunlar Müslüman,Gayrimüslim,Dönme,Ecnebi biçiminde
gösterilmiştir.[30]Genelde tüm grupların,özelde ise,azınlıkların saptanması
ve mal varlıklarının belirlenmesi için yapılan çalışmalarda,tek tek
kişilerin ad ve adreslerinin,mal varlıklarının listelere dökülmesi sırasında
ciddi yanlışlıklara düşüldüğü de görülmektedir.İşin asıl ilginç yanı,bu
vergi ile ilgili çalışmalara,Mihver Devletlerinin Avrupa’daki
üstünlüklerinin doruk noktasına ulaşmalarının ve Türk-Alman Dostluk ve
Saldırmazlık Antlaşmasının hemen ardından başlatılmış olmasıdır.
Varlık Vergisi Kanunu’nun 1.maddesi,verginin “servet ve kazanç
sahiplerinin servetleri ve kazançları üzerinden bir defaya mahsus olmak
üzere mükellefiyet tesis edildiğini” belirtirken 6.maddesi verginin
miktarını açıklamaktadır.Buna göre vergi miktarı,komisyonlar tarafından
belirlenecektir.Bununla birlikte asıl ciddi çalışmalar Varlık Vergisi Kanunu
TBMM’nce onaylandıktan sonra gerçekleşmiştir.Bu çalışmalarda her mükellef
için çeşitli vergi dairelerinden olan raporların yanısıra,bankalardan alınan
imzasız,tasdikli bilgiler,CHP il ve ilçe başkanlıklarının raporları,Milli
Emniyet teşkilatı raporları ve “güvenilir” tüccarların beyanları,vergi
matrahının belirlenmesinde temel alınmıştır.Bu iş için,Varlık Vergisinin
mükelleflere uygulanmak üzere,yasanın 7. maddesi uyarınca her il ve ilçede
mülki amirlerin başkanlığında komisyonlar kurulmuştur.[31]İl merkezlerinin
büyüklüğüne göre,birden fazla komisyon kurmak mümkün olmaktadır.Örneğin
İstanbul ve İzmir’de üçer komisyon oluşturulmuştur.Gayrimüslimlerden
Müslimlere oranla en az iki,en çok üç kat fazla vergi alınacağı
belirlenmiştir.Müslim grup içinde yer alanlar kazanç vergilerinin bir ile üç
katı vergi ödemesi kararlaştırılırken,Ankara’dan gelen bir
emirle,Gayrimüslim gruptan olanların vergisi 5-10 kat arttırılmış,Dönmelerin
vergisi ise,Müslimlerin vergisine oranla iki kat olarak ödemeleri
istenmiştir.[32]Bunun yanında Varlık Vergisi Kanunu’nun 11.maddesi uyarınca
“Komisyon kararları nihai ve kesindir,bu kararlara karşı idari ve adli yargı
organlarına dava açılamaz.Ancak bir yükümlü adına yükümlülük konusundan
dolayı mükerrer vergi tarh edilmiş olduğu takdirde bunların arasından en
yüksek olana uygulanarak diğerleri iptal edilir.İptal işlemi yükümlülerin
başvurusu üzerine komisyonların görev yaptıkları mahallin en büyük memuru
tarafından yapılır.”[33] Varlık Vergisi tarhiyatı vergi dairelerindeki ilan
tahtalarına asılan listelerle duyurulmuştur.Böylece basında ve kamuoyunda 15
günlük süre içinde haber ve söylentiye dayanan Varlık Vergisi tarhiyatı
gerçeklik kazanmıştır.Vergiye yapılan itirazların Yasanın 11.maddesi
uyarınca etkin olmaması,mükelleflerin arayışlarının beklentiye dönüşme
eğilimi taşıması,hükümeti harekete geçirmiş,bunun üzerine yapılan
açıklamada: “Vergiye yapılan itirazların tahsilatı durdurmayacağına” bir kez
daha tekrarlayarak,bu konuda ne kadar kararlı olduğunu
vurgulamıştır.Hükümetin basını da yanına alarak almış olduğu tüm önlemlere
karşın Varlık Vergisi tahsilatı beklenilen gibi olmamıştır.Verginin
12.maddesi doğrultusunda,15 gün içinde mükelleflerin vergi tutarlarının
nakten vergi dairelerine yatırılması zorunluluğu,vergi ilanından hemen sonra
mükellefler arasında panik doğurmuştur.Bunun üzerine hükümet,vergi ödeme
süresini 2 hafta daha uzatmak zorunda kalmıştır.Verginin 15 günlük süre
içinde nakten ödenmesi zorunluluğundan doğan ve mükelleflerin para aramaları
sonucu,dönemin gazetelerinde sık sık azınlık vatandaşlara ait gayrimenkul
satış ilanına rastlanmaktadır.Vergi tahsili boyunca basında sık sık tahsil
edilen vergi miktarları açıklanmaktadır.Bundan çıkan sonuç; mükellefler
vergi ödemekte pek istekli değildir.Bunun üzerine hükümet,mükelleflerin
nakit sıkıntılarını çözümlemek amacıyla,borcunun %20 sini ödeyenlere devlet
bankalarının kredi açacağını duyurmuştur.Mükellef emlak,emtia,senet ve
tahvil üzerinden kredi alabilecektir.Başvuru yapan mükelleflerin haciz
işlemleri durdurulacaktır.Bunun üzerine 15000 kişinin Emlak ve Kredi
Bankasına ve 3000 kişinin de Emniyet Sandığına kredi talebinde
bulunduğu,yani uygulamanın sınırlı kaldığı görülmüştür.Ayrıca uygulamada
kısa vadeli olan kredilerin katlanan faizlere,karşılık gösterilen menkul ve
gayrimenkulların bankaların eline geçmesi sonucunu doğurmuştur.Hükümetin
almış olduğu tüm önlemlere karşın,azınlık vatandaşlara mensup önemli bir
kitle vergisini ödeyememiştir.Varlık Vergisi Kanunu’nun 12.maddesi uyarınca
vergisini ödeyemeyenlerin borçları “icra-haciz” ve “zorunlu çalıştırma” yolu
ile tahsil edilecektir.[34]Zorunlu çalıştırma sınırlı sayıda mükellefe
uygulanmıştır.Vergisini vermeyenlerin çalışacakları yerler:Deveboynu
Geçidi,Van ve civarı,Erzurum Zigana Dağı,Bitlis,Elazığ,Kapdağı,Diyarbakır,Siirt
ve Palu’dur.Zorunlu çalışma kamplarına yalnızca gayrimüslim vatandaşlar
gönderilmiştir.Mihver Ülkerlerden kaçarak Türkiye’ye sığınan Yahudilerde
Türk vatandaşı olmamalarına karşın Müslümanların iki katı vergiye tabi
tutulmuşlardır.Türkiye’nin varlık vergisi uygulamasındaki bu tutumu müttefik
ülkelerde sert tepkilere neden olmaktadır.İkinci Dünya Savaşı içinde
Nazilerin toplama kamplarını çağrıştıran zorunlu çalışma uygulaması çok
geçmeden yabancı basın üzerinde olumsuz bir etki bırakmıştır.Ekonomik yaşamı
azınlıkların egemenliğinden kurtarıp Türklere açmak için Tek Parti Yönetimi
tarafından ortaya atılan Varlık Vergisi uygulaması,Mihver Devletlerine karşı
savaş veren Müttefikler karşısında Türkiye’nin itibarını iyice
sarsmıştır.Varlık Vergisi Kanunu’nun ayırımcı niteliği ortaya çıkıp,tepkiler
belirmeye başlayınca İngiliz uyrukluların vergilerinde büyük indirimlere
gidilmiştir.Buna karşılık vergi miktarı mükellef adedi ne olursa olsun,ABD
uyrukluları ise hiç Varlık Vergisi ödememişlerdir.[35]
Varlık Vergisinin Kaldırılması;
Almanya’ya en yakın olduğu bir dönemde Türkiye’nin mali alanda
uygulamaya koyduğu bu azınlık siyasası,başta ABD ve İngiltere olmak üzere
Müttefiklerin ardı ardına gelen protestolarına neden olurken,Alman
yenilgileri de birbiri ardına gelmeye başlamıştır.Stalingrad zaferinden
sonra Türkiye üzerinde bir Sovyet tehdidinin kendini göstermesi ve izlemiş
olduğu dış siyasa nedeniyle içine düşmüş olduğu yalnızlıktan kurtulmak
için,Türk Hükümeti Müttefiklere yanaşmanın önemini kavramıştı.Bu amaçla ilk
önce Müttefik Devletlerle Türkiye arasında sorun olan Varlık Vergisi
uygulamasından barış konferansları öncesinde vazgeçilmişti.17 Eylül 1943
günü Varlık Vergisi’ne ek bir yasa çıkarılmış, “Varlık Vergisi Kanunu”nun 2.
maddesinde belirtilmiş yükümlülerden vergilerini ödeyemeyecek hizmet erbabı
ile,gündelik gayrı safi kazançları üzerinden kazanç vergisine tabi olanların
borçlarının silinmesine Maliye Bakanı yetkili kılınmıştı.[36]Ama asıl
verginin kaldırılması türlü aşamalardan geçildikten sonra
gerçekleştirildi.Önce uygulanan yaptırımlar hafifletildi.Zorunlu çalışmaya
tabi tutulanların ailelerin yanına,kendi işlerinde çalışarak borçlarını
ödemeleri kararlaştırıldı.Varlık Vergisi Kanunu’nun yürürlükten kaldırılması
için verilen yasa tasarısı 15 Mart 1944 günü TBMM’de görüşülmeye
başlandığında,Alman gerilemesi olanca hızıyla sürmekteydi.Buna bağlı olarak
da Türkiye dış siyasa alanın da gittikçe çıkmaza girmekte,Sovyet gerçeğinin
yanı sıra yıpratıcı eleştirilere hedef olmaktaydı.Varlık Vergisi’nin
yürürlükten kaldırılmasına neden olarak,günün koşullarına ve verginin
uygulanmasında karşılaşılan güçlükler gösterilmişti.[37]Ama
gerçekte,özellikle ABD’nin tepkisine olumlu bir yanıt vermek,ve Türkiye ile
Batılı Demokrat Devletler arasında soğuyan ilişkileri düzeltmek için bu yola
gidilmişti.
Turancı Akımlar
Almanya, Türkiye’yi “Mihver” devletlerinin yanında savaşa çekebilmek ve
askeri,siyasal,ekonomik ve kültürel alanlarda etkileyebilmek amacıyla geniş
ölçüde propaganda çalışmalarına yönelmişti.Alman Dışişleri,Türk basınını
Alman yanlısı yayın yapmaları ve Alman karşıtı tutumunu değiştirmek
için,Türk hükümetine başvurarak bu yönde önlemler alınması isteğini iletmesi
yolunda Ankara’daki Büyükelçisi Von Papen’e emir vermiştir.[38]Günlük
gazeteler,Almanya’nın ve hükümetin güdümü ve denetimi altında halkı
etkileyip bir kamuyu oluşturmaya çalışırken,ülkedeki güçlü bir düşün akımını
da göz ardı etmemek gerekir.Bu akım Türkçülük ve Turancılık
düşüncesidir.Türkçülük yada Turancılık olarak adlandırılan Pan Türkist
akım,Cumhuriyet döneminde,Mustafa Kemal Atatürk’ün Osmanlı yönetimince
Anadolu’da köreltilmiş olan Türk varlık ve bilimini yükseltmek ve Ulus
devletin temel unsuru yapmak için izlemiş olduğu kültür ve eğitim siyasaları
ile Türk aydınları ve CHP’nin içinde güçlenerek varlığını sürdürdü.Atatürk
döneminden başlayarak Milli Şef İsmet İnönü’nün yönettiği İkinci Dünya
Savaşı yıllarındaki Türkiye’de Türkçü ve Turancı düşüncenin üç önde gelen
adı; Zeki Velidi Togan,Nihal Atsız ve Reha Oğuz Türkkan’dır.[39]Her üç
Türkçü düşün adamı İkinci Dünya Savaşı dönemi öncesinden kendi çıkardıkları
yada diğer dergilerde Türk Dünyası ile ilgili düşüncelerini yaymaya ve
kendilerine inanan bir yandaş kitlesi yaratmaya çalışmışlardır.Türkçülük ve
Turancılık,İkinci Dünya Savaşı öncesinde,özellikle Almanya’nın Sovyetler
Birliği’ne saldırmasından önce küçük elit bir grubun kültürel bir akımı
olarak kendini göstermektedir.Bununla beraber Türkçü ve Turancı düşünceye
gönül verenler arasında Türk dünyasının birlik ve beraberliğini dilemek
dışında bir düşünce ve eylem birliği içinde olduklarını söylemek oldukça
güçtür.1941 yılından sonra sayıları gittikçe çoğalan dergilerin etrafında
toplanan Türkçüler,Milliyetçilik ideolojisini değişik biçimde
yorumlamakta,bazen de bu konuda birbirlerini eleştiren yayınlara yer
vermektedirler.Hükümet günlük basın üzerinde baskıcı denetimini sürdürürken
bu dergilere daha hoşgörülü davranmaktadır.Türkçü ve Turancı akım üzerinde
Alman tahrikinin etkin bir rolü olduğunda kimi yazarlar görüş birliği
içindedir.Bu yazarlara göre;Türkçü ve Turancıların Haziran 1941’den
başlayarak canlanmasında,Almanya’nın bu akımı kendi çıkarları uğruna
kullanmak için desteklemesinin etkisi olmuştur.Yine bu görüşe
göre;Almanya’nın amacı Turancı eylemleri güçlendirip,hem Sovyetler Birliği
topraklarında yaşayan Türklerin yanında savaşa sokmak;hem de Türkiye’de umut
ve kamuoyu yaratıp,Türk Hükümeti’ne,Sovyetler Birliği’ne karşı savaşa girmek
konusunda karar aldırmaktır.[40]Milli Şef İsmet İnönü kendisinde kemikleşmiş
bulunan,tarihe mal olmuş aşırı temkinli yapısı nedeniyle bu dönemde Turancı
düşünceye ve çevrelere bir yakınlık göstermemiştir.Ancak onlardan tümden de
uzaklaşmadığı gerçektir.İnönü,bu konuda tutumunu tam ortaya koyabilmek
için,Alman-Rus Savaşı’nın kesin sonucunu görmek istemiş,bir anlamda
koşulların oluşmasını beklemiştir.Basın üzerinde her türlü denetleme ve
yönlendirme olanağına sahip olan iktidarın Türkçü-Turancı yayınlara uzun
süre ses çıkarmamasına ve hoşgörülü davranmış olmasının hiç kuşkusuz
Müttefik devletler üzerinde olumsuz izler bırakmış olduğu gerçektir.Türk
Hükümeti,daha sonra bunun farkına varacak,bu konuda sert önlemler alma
gereğini duyacaktır.[41]
Türkçü ve Turancı Kesimin Susturulması;
1943 yılının başlarından sonra tüm cephelerde Sovyetler
Birliği’nin üstünlüğü ele alması,İngiltere ve ABD’nin yanında saygınlığının
artması,Türk Hükümeti’nde Türkçü ve Turancı akımın başta Sovyetler olmak
üzere tüm müttefiklerde tahrik yaratan bir unsur olacağı düşüncesinin
doğmasına yol açmıştı.Bu nedenle 1943 yılının bahar aylarından başlayarak
Türkçü ve Turancılar ilk kez basında ve kamuoyunda geniş çapta tartışılmaya
başlamıştı.Türkçü ve Turancı kesime basın ve kamuoyundaki saldırılar
aralıksız sürerken,bu akımın önderlerinden Reha Oğuz Türkkan da kendi
yayınlamış olduğu bir broşürle saldırıya geçmiş,onu Nihal Atsız
izlemiştir.Bu sırada önemli bir gelişme olmuş,Türkçü ve Turancı akımın en
önemli simalarından olan Nihal Atsız,Hükümetin bu kesime karşı harekete
geçmek için beklemiş olduğu büyük fırsatı vermişti.Atsız, “Orhun” dergisinde
biri 1 Mart 1944,diğeri 1 Nisan 1944 olmak üzere Başbakan Saraçoğlu’na
seslenen iki açık mektup yayınlamıştı.Bu mektuplarda CHP hedef alınıyor ve
parti aile ve Türk milliyetçiliği düşmanlığı yapmakla suçlanıyordu.[42]Nihal
Atsız’la birlikte çok sayıda Turancının tutuklanmasının ardından 18 Mayıs
1944’te Bakanlar Kurulu İçişleri Bakanlığının Türkçü ve Turancılara karşı
aldığı önlemleri onayladı.Sonunda 19 Mayıs 1944 günü tüm gazetelerde,gizli
bir Turancı örgütün ortaya çıkarıldığı ve geniş tutuklamaların olduğu
haberleri yer aldı.Aynı gün 19 Mayıs törenlerinde İsmet İnönü,Türk
gençliğine yönelik söylevinde Türk-Sovyet dostluğunu ön plana çıkararak bir
konuşma yaptı.[43]İnönü’nün olayı bu kadar büyütmekten amacı,tüm dünyanın
dikkatini çekmek,Türkçü ve Turancıların nasıl ezildiklerini tüm müttefiklere
göstermekti.Ne var ki,İnönü’nün bu yolla Sovyetleri yatıştırma çabası
başarısızlığa uğradı.Sovyetler Türkiye’de olanları,Turancıların
yargılanmalarını “maskaraca” bir oyun olarak nitelendirmekteydi.[44]
Savaş Yıllarında Türkiye’de Kamuoyu;
Savaş döneminde Türkiye’de belirgin iki tutum vardı: Savaşa
karşı isteksizlik ve Sovyet Rusya’ya karşı beslenen genel bir
güvensizlik.1943 yılı Mart ayında Dışişleri Bakanlığınca Cumhurbaşkanı İsmet
İnönü için hazırlanan bir durum raporu,ülkedeki savaşa karşıt akımları etken
unsur olarak belirtmekteydi.Halkın her sınıfı,hatta ordu bile savaşa
karşıdır.Bugün her Türk vatandaş bir saldırıya uğramadan yada özgürlüğü
doğrudan doğruya tehdit edilmeden savaşa girmenin,ülkesine daha büyük bir
yoksulluk,açlık,hastalık,hatta ölüm ve yıkım getireceğinin
kanısındadır.[45]Türkler savaşa katılmaya ne kadar karşıysalar,Sovyetler
Birliği’ni de en büyük tehdit unsuru olarak görmekteydiler.Savaş döneminde
Sovyetler Birliği’ne karşı Türk tutumunda en ilginç olan yön,yirmi yıldır
çok iyi gelişen Sovyet-Türk ilişkilerinin,Türklerin Sovyetler Birliği’ni
saldırgan olarak gören geleneksel inançlarını ne kadar az etkilediğidir.
Ayrıca savaş yılları boyunca ekonomik sıkıntılar,istifçilik,karaborsa
ve bunlara karşı hükümetin gösterdiği sert tepkiler,Türkiye’de bir moral
kırıklığına ve öfkeye yol açmıştır.
İkinci Dünya Savaşı’nda Türkiye’de Enflasyon ve Önleyici İç
Tedbirler
Yüzölçümü 780.623 km2 ve 1940’ta nüfusu 17.869.901 olan Türkiye,savaş
döneminde bir |